4 Ocak 2012 Çarşamba

Eşler arası alış-veriş diyalogları


Bazı kadınlar vardır, her gördüğüne heves edip, eşlerini zıvanadan çıkarırlar. Adamceğiz çoluk-çocuğunun rızkı için mi çalışsın, şıpsevdi eşinin sürekli çıkardığı masraflara mı yetişsin bilemez. Ve bu bilememezlik ona zaman ve mekan tanımadan, elin günün içinde dahi kendisini kaybettirebilir..

-Hiiiii!! Ezaettin şuna baaakk!

Ezaettin şaşkınlıkla hemen bir adım arkasından gelen eşinin hangi ara market camına yapıştığına şaşarak sorar;

-Hı? Ne? Neymiş o? Sen ne arıyosun orda Cefanur?

-Blendır Ezaettin, hem de allı güllü.

-Blendır mı? iyi de bizde blendır vardı diye hatırlıyorum.

-Ayy dün ben bu blendırın aynısını Nispet hanımda gördüydüm. Nası da kasıla kasıla kremayı çırpıyodu, bilsen. Bak görüyo musun artık nasıl içimde kaldıysa ertesi gün karşıma çıktı..Hem de onun aldığı fiyatın yarı fiyatına. Yaşasın.

-Yav Cefanur çırptırttırma kendini bana yol ortasında. Bırak şunu gel, geç kalıyoruz.

-Ama Ezaettin, bi yakından baksaydık, sen de gör nası kullanışlı bişey olduğunu.

-Düş önüme diyorum sana Cefanur. Sanki blendırı yok evde. Bi de kullansa gam yemiycem. Aldığını atıyosun mutfağın bi köşesine.

-Evet ama böyle allı güllü diil ki bizdeki. Ha Ezaettin bi bakalım mı? Aaa bak, hem de çift bıçaklıymış. Ne hoşş diy mi?

-Çift bıçaklıymış? Teklinin hakkından geldin de çiftlisi kaldı diy mi? Herkes bize bakıyor Cefanur. Dellendirme beni diyorum sana!

-Of Ezaettin offf. Hiç anlamıyosun beni!



Kimi kadın da vardır, daha uyanık davranarak direkt olarak söylemez isteğini kocasına. Dolaylı yoldan yolmaya çalışır. Ama karısını artık yakınen tanıyan koca, yutmaz bu zokayı.


-Dedesiii! Bak yavruma nası sevindi dışarı çıktığına.

-Hııı görüyorum. Da park ters tarafta değil miydi Tilkinaz.

-Ayy hergün park hergün park biraz da farklı yerler görsün yavrum. Diy mi kızım hı (çocuk henüz 5 aylıktır bu arada)

-E iyi de havada soğuk gibi sanki bugün. Üşütmeyelim yavrucağı.

-Yok dedesi üşümez benim yavrum. Hıh bak şu markete girelim hem üşümez hem de değişik bi yer görmüş olur.

-Market mi? Ne marketi Tilkinaz, ne görücek çocuk markette.

-Öyle deme dedesi? Geçen bu marketin kataloğuna bakıyodum , bir de ne göreyim.

-Ne göresin?

-Ayol açmış gözlerini bıdıl bıdıl blendır resimlerine nası bakıyo.

-Çocuk?

-Heee.. Ben de inanamadım ama essahtan bakıyodu.. Adam olacak çocuk derler ya belli ki bizim kız ilerde mutfak işlerine düşkün olacak dedesi.. Bi de yakından görsün bakalım tepkisi nolacak, merak ediyorum.. Oyyy yavruuum, büyüyünce bize mamalar yapacakmış kızım, dedesi bak şunun tatlılığına.

-Tilkinaz o daha bir bebek. Renkler ilgisini çekmiştir ona bakmıştır. Yoksa ne anlar o blendırdan. Töbe töbee.

-Öyle deme dedesi, niye anlamasın. Bak ben ölürüm sen kalırsan bizim hanım dediydi dersin. Anlar benim yavrum.

-Anlaşıldı Tilkinaz anlaşıldı.. O blendırın kimin ilgisini çektiğini ben çok iyi biliyorum. Ama ben blendır mlendır alamam bilesin.

-Ay senden blendır isteyen mi oldu şimdi yaa? Ben ne diyorum sen ne diyosun?

-Kirli planlarına şu çocuğu da alet ettin ya Tilkinaz tebrik ediyorum seni. Blendıra bakıyomuş çocuk töbe tööbee..İliğimi kemiğimi kuruttun Tilkinaz. İliğimi kemiğimi kuruttun..

Bazısı da vardır, aralıksız konuşarak abandone eder eşini, ve ölümü gösterip sıtmaya razı etme tekniğini kullanır aynı zamanda. genellikle de başarılı olur..

-Erooool çay istiyo musuunn?

-İyi olur Mualla.

-Al! Çayın yanına muhallebili tatlı yapacaktım. Blendır olmadığı için üşendim.

-Ne blendırı Mualla. Robot var ya bizde. Hep onunla yapardın.

-Evet var Erol var! Hiç soruyo musun bana robottan memnun musun diye? Ben söyliimm şekerim ,hiç diilim. Robota boşalt, çek, tekrar servis kabına boşalt, canım çıkıyo.. Blendır alıcam Erol! Yukardaki züccaciyede dün gördüm bi tane 100 lira. Ama aynısı yarın markete geliyomuş 75 liraya. Bu fırsat kaçmaz Erol, yarın gidip alıp geliyosun tamam? Yoksa züccaciyeci yer bizim yiyemediğimiz 25 lirayı. Sen bilirsin!

-Yaa demek öyle. Yok canım bu zamanda o 25 lirayı kazanmak kolay mı Mualla. Marketten alırız tabii.

-Yani. Ben de öyle diyorum. Bi çay daha alır mısın?

2 Ocak 2012 Pazartesi

YÜZLEŞME


Hayvanları çok severim, ama bir o kadar da korkarım. Öyle böyle değil ciddi ciddi ödüm kopar. Ve çok gıpta ederim hayvanlarla hiç korkmadan ilgilenip onlarla oynayan insanlara..


Yıllaaar yıllar önce apartmanımızın ( apartmanımız dedimse şahsımıza ait değildi canım kiracıydık :) ) alt katında bir ayakkabıcı dükkanı vardı. Öyle sıradan bir ayakkabıcı değildi, kendisi yapardı ayakkabıları. Ara ara misafiri olurdum o gıcır gıcır ayakkabıları nasıl yaptığını izleyebilmek için.

Birgün gene ziyaret ettiğimde ayakkabıcı amcayı dükkanında ilk defa gördüğüm ve anında vurulduğum Kaniş cinsi köpeğiyle birlikteydi. O kadar sevimliydi ki  köpecik huyunu suyunu bilmeden, öğrenmeden sevmek için elimi kafasına uzattığımda ısırmaya yeltendi hayasız ve sanırım inceden de bi ısırık aldıydı :))

Nasıl korktuğumu anlatamam, hemen uzaklaştım ordan ağlayarak. Uzaklaştım ama beynimi bir kurt gibi kemiren düşünceleri uzaklaştıramadım kafamdan .

 “ Tamam canım acımadı ama ya köpek kuduzsa? Öyle ya kuduz değilse niye ısırmaya kalktı ki beni?  Peki ya ben de kudurursam??? "

Ahhh !! Zavallı ebeveynlerim !! Acaba bu yaşa kadar besleyip büyüttükleri yavrucaklarının köpükler içinde kuduracağı akıllarından geçmiş miydi ?
İlerde " kaç çocuğunuz var " sorusuna " 4 taneydi ama biri kudurdu, o sayılmaz" diye cevap vereceklerini kim bilebilirdi?
Nasıl da kahrolacaklardı kimbilir ve kaç günlerce gözyaşı dökeceklerdi kuduran yavrucakları için :))))

Böyle düşüncelerle kaç kere ağlayıp zırlayarak ayakkabıcı amcaya sordum bilmiyorum “amca köpek gerçekten kuduz değildi dimi ” diye. Zavallı ayakkabıcı amca, hem benim kudurmaktan korkan o perişan halime üzülüp :)) bir taraftan da bıyık altından gülerek ne diller döktüydü bana. Üstelik güvence de verdiydi kudurmayacağıma dair ama ben inanmadımdı :))

Zaman içinde, kudurukluğumun önceden olduğu gibi sadece haylazlıktan kaynaklandığını farkedince nası ferahladımdı, ne ben anlatabilirim ne siz anlayabilirsiniz :)
O gün bugündür çok korkarım köpeklerden..



Bir arkadaşım vardı kedilere bayılırdı, kediler de O'na. Eline alıp evire çevire, mıncıklaya mıncıklaya severdi. Ben de heves ederdim onun gibi sevmeye, ama bırakın sevmeyi yanlarına yanaşamazdım..

Bir gün beni evlerinin bodrumuna götürdü ve henüz birkaç günlük olan kedi yavrularını gösterdi. Çok sevimlilerdi gözleri bile açılmamıştı henüz kediciklerin.

Arkadaşım eline aldı birini biraz sevdi, hoplattı zıplattı, öptü, göğsüne bastırdı sıkı sıkı ve bana uzattı “ al Eflatun sen de sev bak çok sevimliler ” diye. Korka korka uzattım elimi, arkadaşımın avucuma bıraktığı kediye.
Ve elime değer değmez de onu fırlatmamak için bir çığlık attığımı hatırlıyorum. Elim kediyle temas ettiği anda onun titreyen vücudunu ve kemiklerini hissetmek çok ürkütmüştü beni.
O gün bugündür kedileri elleyemem..

                                   &&&&&


Onunla ilk komşumuzun bahçesinde karşılaşmıştım. Bahçenin demir kapısını açıp içeri girdiğimde beni bekleyen sürprizden haberim yoktu. Kapının sesini duyan O, koşa koşa görüş alanıma girmişti. Göz ucuyla şöyle bir bakıp içimden “amanıınn ne sevimli bi şey” diye geçirerek evin kapısına doğru yöneldim. Oysa ne kadar sevimsiz olduğunu az sonra gösterecekti bana.

Meramımı iletmek üzere komşu teyzenin kapı zilini çaldım ve kapının açılmasını beklemeye başladım. O ara bi tedirginlik hissettim kendimde. “ Bir insan zili çaldı diye niye tedirgin olur ki yahu ” diyen iç sesim, bir anda bastı çığlığı  “ Arkana bak Eflatun !!. ”

Korkuyla arkamı döndüğümde O'nunla gözgöze geldim. O ise saldırmak üzere hazırlığını tamamlamıştı ve benim kaçacak yerim yoktu. Üstelik kapı da açılmamıştı. Sanki o anı tekrardan yaşıyor gibiyim şu anda, ne dehşet !!

Ben “ nasıl kaçıp bu yaratıktan kurtulabilirim ” diye kaçış planları koyup kotarırken, düşüncelerimi okumuş olmalı ki  acayip bir ses çıkararak atladı yüzüme. Üzerime değil efendim basbayağı yüzüme atladı canavar. Ben de ani bir refleks ve çığlıkla beraber havadaki bu plastik topumsu, rengarenk, paçalı horoza bir tokat patlataraktan bahçenin öte tarafına savurdum. Ve hemen o mahalden kaçıp canımı zor kurtardım :)) Evet küçücük minicik bir horozdan kaçtım ben !.

İnanır mısınız bilmem ama, ki inansanız iyi olur,  ben evden uzaklaşıncaya kadar kovaladı beni :)) Kendisini bekçi köpeği sanıyordu zaar. Allah’tan kimse yoktu ortalıklarda da gören olmadı el kadar horozun beni önüne katıp kovalamasını. En azından rezil olmaktan kutulmuştum. Gerçi o anda rezillik falan düşünecek durumda değildim. Ben canımın derdindeydim :)
O gün bugündür gördüğüm tüm tavuklar ve horozlar benden, ben de onlardan kaçtım..


Ha bu arada ben ilk vukuatı değilmişim paçalının. Çevreden gelen yoğun şikayetlerin ardından bunalan evsahipleri kendisini horoz yahnisi yapmakta gecikmemişlerdi. Haberi aldığımda üzüldüm dersem inanır mısınız ? Hayır tabii ki üzülmedim. Pis psikopat horoz. Layığını buldu :)

Geçenlerde bir gün mini mini bir muhabbet kuşu, korkudan aklımı başımdan alınca, bu korkumun nedenlerini araştırmak üzere, çocukluğuma inmeye karar verdim. Ve bu hatıralar çıktı ortaya..

Merak edene not: Zoofobik değilim efendim.Rahat olun:))

14 Aralık 2011 Çarşamba

martı

Kadıköy - Eminönü hattı deyince aklınıza ne geliyor? Vapur mu? Peki vapur deyince, deniz. Deniz deyince, balık. Balık deyince, ekmek arası. Öfff ne alakası var yaa. Tamam ekmek arası balık süper oluyo o ayrı. Ama doğru cevap martı olmalıydı.
Tabi aç karnına çağrıştırmaca yapınca haliyle çağrışımlarda da yamukluk olabiliyo. Amaaann olsun varsın. Neticede sadede geldik, hoş geldik..


Martı deyince benim aklıma ilk gelense kardeşimin doğumu oluyor. Şimdi diyeceksiniz ki martı ile kardeş ne alaka? Sabırlı olun efendim anlatıyoruz heralde diy mi:))

Hani eve yeni bir bebek geldiğinde evin en küçüğü, işgüzar komşu teyzeler tarafından kudurtulur ya, hah işte bizde de adet bozulmadı çok şükür. Alt kat komşumuz işini gücünü bırakıp, koştura koştura gelerek ve altın dişlerini göstererekten bombayı patlattı. ”Eflatuun, eve yeni bebek geldi, senin papucun dama atıldı artık biliyo musuuun?”

Yoo, hayır bilmiyodum. Nası yani, bu yer cücesi hem benim tahtımı elimden almış hem de pabucumu dama mı attırmıştı. Kendisi atmış olamazdı zira daha kafasını tutamıyodu nerde kaldı dama papuç atmak. Hımm bunu onun yanına bırakmamalıydım ama daha önce papucumu damdan almalıydım..
Akıllı bir velet olarak ilk önce papuçlarımı kontrol ettim, hangisini attılar dama diye. Hangisi diyorum ama o yıllarda hiçbir insan evladının bir çiftten fazla papucu yoktu ki benim olsundu. Zaten bir çift papucum vardı o da kapı önündeydi, kırmızı terliklerim de öyle. Eeeee o zaman ne damı, ne papucu, ne demek istemişti altın dişli teyze???

Bir anlam verememiştim ama gene de içime düşen kurdu, düştüğü yerden çıkarmak için dama bakmaya gitmiştim. Biz binamızın çatı katında oturuyorduk ve kocaman bir terasımız vardı. Terasa çıkınca da evin çatısını görürdük haliyle. Parmaklarımın üstünde yükselip uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Boyumun yettiğince görebildiğim kısımda papuç falan yoktu. Yoksa, yoksa martılar? Hayır hayır bunu aklıma bile getirmek istemiyordum..

Annem bayatlamış ekmekleri ıslatıp çatıya atar, dakikalar sonra martıların yemek savaşı da başlardı çığlıklar eşliğinde. Biz de keyifle izlerdik bu savaşı. Acaba diyordum, benim haberim olmadan bana yeni bir çift papuç alınmış, bu yer cücesi geldi diye dama atılmış, sonra martılar da pabucumu ekmek sanıp yemiş olabilirler miydi?  Ne zeka ama, gurur duyuyorum o yaştaki mantığımla. El netice; bir zaman kafamı meşgul edip ara ara çatıyı kontrol etmeme neden olduysa da bu durum, unutmam uzun sürmedi..

Bir de martı deyince aklıma ilkokul öğretmenim gelir. Severdim ben öğretmenimi, ama o beni sever miydi bilemem. Nerden bilicem hiç sormadım ki. Soramazdım da çünkü ödümüz kopardı öğretmenimizden.
İlkokulu bitirip ortaokula başladığımda birgün öğretmenimi çok özlediğimi farkettim, ve sınıfında ziyarete gittim kendisini. O ziyaret sırasında sevimli mi sevimli, tatlı mı tatlı, şımarık mı şımarık, canavar mı canavar bir Martı ile tanıştık. Martı, öğretmenimin yeni öğrencilerinden biriydi. Bir insan evladı, kızının adını ne demeye Martı koyardı arkadaş, o zaman da  anlamadıydım, hala da anlamam:))

Neyse, biz öğretmenimizin tuttuğu tebeşiri bile elimize almaya korkarken, bu velet öğetmenime sarılıyo, öpüyo, yanında cır cır konuşuyo, bizim öğretmen kızmak şöyle dursun "öte get" bile demiyo :))
Bir değil, iki değil defalarca şahit oldum bu duruma.  E ben de nihayetinde etten kemikten bir insandım, dayanamazdım, çatlardım hasedimden. İşte o anlarda Martı'yı pataklamak gelirdi içimden. Ama yapmazdım. Yapamazdım, çünkü öğretmenimiz sınıfta olurdu:))
Bi de severdim ben bu veledi bi taraftan yaa, valla. Akça pakça, kıpır kıpır bir kızdı.

Bi gün Martı eşyalarını toplarken bi şey çekti dikkatimi. Dönemin fenomeni 0,7 kalemini kalemkutusuna koyarken, çaatt diye ucunu kırdı önce ve koydu kalemkutusuna. Sonra yazmadığı bi ödevini farketti kalemini çıkardı, üstüne tık tık basarak ucunu çıkardı, yazdı ve tekrar çattt...

Bu durum karşısında sessiz kalamazdım. Hemen koştum Martı'ya, sevgi dolu bakışlarımla  gözünün bebeğine bebeğine bakarak kalemin ucunu içeriye nasıl ittireceğini :)) öğrettim.

Ufaklığın gözleri tıpkı Japon çizgi filmlerindeki kızlar gibi kocaman açıldı. Hayretler içinde kalakalmıştı. "Nası yani, nası yapabildin bunu" diye soran gözlerle bakıyordu.Yaptığım bu minicik hareketle bi anda onun kahramanı oluvermiştim. Adeta idolü olmuştum Martı'nın. Gözlerindeki o kıpraşan pırıltıları görebiliyordum. O an aramızda sevgi pıtırcıkları pırtlayıvermişti. Bir kez daha gurur duymuştum kendimle. Ki;

Acı acı çalan teneffüs ziliyle geldim kendime. Yeterdi bu kadar kahramanlık, hemen koşup derse girmeliydim. Mağdur kişiyi mağduriyetinden kurtardıktan hemen sonra, onun minnet dolu bakışlarına aldırış etmeden, arkasını dönüp koşarak o mahalden uzaklaşan kahramanlar gibi sessizce savruldum sınıftan. ( ama ne cümle kurarmışım :))

Acaba Martı yıllaarr yıllar önce kendisine çok önemli bir hayat dersi veren bu ablasını hatırlıyo mudur? Hiç sanmıyorum. Ben niye hatırlıyorum onu da bilmiyorum..

Sözün özü şu ki; efendim biz geçenlerde Kadıköy - Eminönü vapur hattını kullanaraktan karşıya geçtik. Hayır bunu ilk defa yapmadık tabii. İlk olan, doğuştan İstanbullu bir Eflatun olarak paraya kıyıp bir simit almak ve onu martılara atmaktı. Eğlenceli, biraz da ürkütücü bir aktivite idi. Zira bir ara yüzümüze doğru pike yapan martılardan ödümüz koptu. Simitleri kapma yarışında attıkları çığlıklarsa beni yukarda yazdıklarıma götürdü. Öyle işte..

3 Ekim 2011 Pazartesi

dam üstünde saksağan..

“34 eyç pi……… plakalı aracın sahibi! Lütfen aracınızın yanına gidiniz!”


Bu anonsu, kısa bir süre önce bir feribot seyahatinde tatlı tatlı uyuklarken duydum..Duyar duymaz da koltuğumda zıplayıp, etrafıma bakınaraktan ”noluyoruz yahu, ben kimim, neredeyim” diye sualler sordum kendime..Kendime sordum çünkü hiç kimseyi tanımıyordum, hiç kimse de beni tanımıyordu.. Kim ne bilsindi ben kimim, neciyim :))  Çok geçmeden hala feribotta ve Türkiye sınırları içinde olduğumu anladım ve rahat bir nefes aldım…İyi hoş da demincek duyduğum neydi öyle? Etrafıma şöyle bi göz gezdirince baktım ki herkes kendi aleminde ortada garip bi durum yok..“Amaaann canım rüya gördüm zaar, yoksa ne alaka 'eyç pi' diye anons falan. Olacak şey mi yani” derken ikinci kez anons yapıldı..

“34 eyç pi……… plakalı aracın sahibi! Lütfen aracınızın yanına gidiniz!”

Evet rüya görmemiştim, halüsinasyon da duymamıştım (halüsinasyon duymak?? :)))Anonsu yapan görevli adam resmen 'eyç pi' diyordu plakayı okurken..Kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi..

” Arkadaş İngilicce kursuna mı gidiyosun? Orada sana Türkçe konuşmayı ve okumayı yasakladılar sen de sabah mahmurluğuyla nerede olduğunu unutup, kendini kaptırıp mı söyledin bunları he? Yoksa birilerine hava mı atıyosun, bakın nasıl ingilicce okuyom diye he? Pekiii sen ingilicce bilip okuyosun da acaba o aracın sahibi biliyo mu, yani sen 'eyç pi' deyince kendi aracından bahsedildiğini anlayabilecek mi benim güzide vatandaşım..Bunlar geldi mi aklına, yoksa geldi de onu eziklemek için mi yaptın tüm bunları?..Söyle bakiim derdini!"

Bir yandan bunlar geçerken aklımdan, nedendir bilmem merak ettim doğrusu bu 'eyç pi' plakalı aracı..”Acaba” dedim kendim kendime “araç acayip fiyakalı da o yüzden mi böyle anons edildi..Hani fiyakasına fiyaka katılsın diye..Yoksa bu araç anonsu yapan kişinin bir tanıdığına ait de ona jest olsun diye mi öyle anons etti? Yoksa araç sıradandı da, ağzından mı kaçmıştı? Daha fenası tehdit altında mı yapmıştı bu anonsu? Kafasına silah dayamış olabilirler miydi? Yoksa……?

“Amaaannnnn amma meşgul etti kafanı sabah sabah haa? Sana ne yaa! Araç sana ait değil ki! Alemin derdi seni mi gerdi Eflatun..Sen uyuklamana bak”diyen iç sesimi dinleyip koltuğuma gömülmüştüm ki; bir anons daha yapıldı..bu kez anonsu yapan bir kadındı ve ilk anonsun üzerinden yaklaşık 15 dk.geçmişti..

“34 he pe…..plakalı aracın sahibi! Lütfen aracınızın yanına gidiniz!” :))))

29 Eylül 2011 Perşembe

bir tuhaf insan profili!




Yani ben.. Yani Eflatun..Nam-ı diğer Aymaz* avrat..Evet evet ben aymazım, hemi de en önde gideninden..

Mesela ben bir arkadaşımla 3-5 saat bir ortamı paylaşsam, konuşsam- gülsem, yesem- içsem, sonra ayrılsak..Siz de kalkıp bana şöyle bir sual sorsanız “Eflatun, arkadaşın ne giymişti?” veya “saçları nasıldı?” “çantası ne renkti?”..Tövbeler olsun hatırlayıp da cevap veremem..

Çıkarım sokağa bir tanıdık simayla karşılaşırım,ismi gelmez aklıma, ki berbat ötesi bir durumdur bu, bilenler bilir.. “Yahu neydi bu hatunun adı” diye düşünüp, aynı zamanda karşı tarafa çaktırmamaya çalışırken de saçmalar dururum.

Kendi doğum gününü unutan birini tanıyor musunuz? Dahası evlilik yıldönümünü üzerinden 1 ay geçtikten sonra es-kaza hatırlayan bir kadını..Bakın KADIN diyorum.. e memnun oldum tanıştığımıza:))))

Eşim saç traşı olur, gelir bakar gözümün bebeğine bebeğine..Farkedilmeyi bekler doğal olarak (yazık yaaa)..Ben de tık yok tabii..Alışmış ya adamceğiz benim aymazlıklarıma, çıkarmaz sesini..Naapsın? Kendi halime bırakır beni..Hatta bir keresinde 3 gün sonra farkettiydim de eşimin gözleri yaşardıydı:)))

Bir komşum balkonunun bir kısmını pvc pencere ile kapatmış..Görünce “hayırlı olsun komşuuu, çok güzel olmuş, güle güle kullan” dedim..Kadının yüzünü görmeliydiniz.."Eflatun, iyi misin sen?" dedi tuhaf tuhaf bakarak, "3 yıldır güle güle kullanıyorum zaten" İşte, o anda da benim yüzümü görmeliydiniz:)))3 yıl diyor hatun ya, dile kolay..Pesss diyorum kendime!

Daha fenasını anlatayım..Abime söz kesmek için toplandık kız evinde..Gelin adayını görmemiştim daha önce, sanki görsem çok farkedecek de..Allahım,nasıl heyecanlıyım..Bir an önce görmek istiyorum gelin adayımızı..Ama dakikalar geçiyor, o gelmiyor bir türlü..Sonunda (yaklaşık 1 saat sonra) yanımdakine eğilip sordum “yahu ne zaman gelecek bu gelin yanımıza” diye..Kadınceğiz (komşumun bakışı gibi bir bakış fırlattıktan sonra) karşı tarafı işaret etti, bir saattir karşımızda oturuyormuş meğer:)))

Yaaa işte böyle dostlar..Benim hayatım bu örneklerle dopdolu..Şimdi bilen varsa lütfen aydınlatsın beni..
"acep ben normal miyim?"

*Tdk der ki;  Aymaz: Çevresinde olup bitenlerin farkına varmayan, gafil.


15 Şubat 2011 Salı

CAN ÇIKMADAN HUY ÇIKMAZ MI SAHİDEN?

çattırı, çattırı, puffff... çattırı çattırı çattırı.......pufff...

duymamaya çalışıyorum fakat nafile.. bir sağa bakıyorum bir sola..sadece ben mi rahatsız oluyorum diye ama kimsede tık yok.. herkes kendi aleminde.. e bana noluyo ki üstüne atlayıp, kadına haddini bildiresim geliyo..altı üstü toplu taşıma aracındayız ve kadının biri ağzını gerdire gerdire sakız çiğniyor..sakız değil adeta çamur çiğniyor..

"ne var bunda bu onun en doğal hakkı!!!"  diyorum kendime ama düşüncelerimi bir ses bölüyor.. çattırı çattırı çattırı..pufff..

kadına bakıp gözgöze gelmeye çalışıyorum.. rahatsızlığımı iletmek istiyorum kendisine, fakat yaptığı terbiyesizliğin o kadar farkında ki etrafıyla hiç ilgili değil.. çattırı, çattırı, pufff...

bende içimden konuşuyorum onunla.. " kaç yaşına gelmişsin hala öğrenememişsin toplum içinde nasıl davranman gerektiğini.. insanlara  saygılı olmayı..kendi saygınlığını korumayı..hiç bir kadına yakışıyor mu şu yaptığın?..ayıp ayıp, ne hakkın var insanları rahatsız etmeye..ya çıkar şu ağzındakini veya hiç olmazsa ağzını kapamayı dene"..çattırı, çattırı, pufff..

dışarıya bakıp kafamı dağıtmaya çalışıyorum.. çattırı, çattırı, pufff..

yapacağım alış verişi kafamda planlamaya çalışıyorum..çattırı, çattırı, puff..

ayyhh deliricemm..çin işkencesi gibi..üstelik hala kimsede tık yokk..yoksa aslında bu normal bir durum mu? bize bunun yanlış olduğunu öğretmişti büyüklerimiz oysa ki..

böylece ne kadar zaman geçti bilmiyorum, hemen yan koltukta oturan beyefendinin o kadına bakarak, mırıl mırıl " cık cıkk..bu ne yaa.." dediğini duydum.. duydum da dünyam aydınlandı..şükrettim..

"hah, nihayet benim gibi düşünen birileri varmış.. yalnız değilmişim meğerse.. meğerse ben normalmişim.. şimdi elbirliğiyle tepkimizi koyarız ortaya, şu kadına veririz dersini" diye düşünürken otobüste bir hareketlilik oldu..

ben çattırı çattırı sesleri eşliğinde düşüncelerimle boğuşurken, son durağa gelmişiz.. sevinmeli miyim, üzülmeli mi, bilemedim..

daha sonra bu kadını 3 kez daha gördüm semtimizde.. her seferinde ağzındaki sakızıyla aynı nağmeleri çalmakla meşguldü...
çattırı, çattırı, çattırı. pufff....

1 Aralık 2010 Çarşamba

J' NİN SUÇU NE:?


Bay B*  benim takıntılı olduğumu söyler durur. Bu konuda ona hak vermiyor değilim.. hatta zaman zaman obsesifliğe kadar vardırabiliyorum bu takıntıları (Allah beterinden korusun) ama napiim ki ben böyleyim..taktım mı takarım:))..

efenim, son zamanların ben de ki moda takıntısı ise “ŞARJ”  kelimesine birçok insanın “ŞARZ” demesi..hani tahsil hayatı olmayan, kitap okumakla uzaktan yakından alakası olmayan insanları anlayabiliyorum da, mürekkep yalamışı, üst düzey yönetici olmuşu, öğretmen olmuşu hatta, entellektüel geçinip de sayfa sayfa kitapları devirmişinden duymak bu kelimeyi, tahammül sınırlarımı zorluyor..
aslında biliyorum böyle daha nice kelimeler var yanlış kullandığımız ama bu kelimeyi o kadar sık duyuyorum ki beni kasıyor..

“dursun efendi, odama 2 çay getiriniz”..
“Buyurun efendim çaylarınızı getirdim”..
“Yurt dışındaki falan filan temsilciliklerimizle hemen irtibata geçilip fiss fiss koss koss, aa sağol dursun efendi çıkmadan önce sana zahmet şu telefonu da bi ŞARZA takıver”..

"şarj" kelimesini şarz olarak kullanan bizler, ne hikmetse aynı kelimenin zıddı olan “ deşarj” kelimesini doğru kullanıyoruz.. çünkü ben daha hiç kimseden içinde “deşarz” geçen acaip bir cümle duymadım çok şükür..
 
“Ayyy, fehime son zamanlarda öyle bunalıyorum ki.. ev aldı başını gidiyo.. yetişemiyorum valla..çoluk çocuk, yemek, ütü, çamaşır, bulaşık, bitmiyo anacım bitmiyo.. bazen öyle oluyo ki, baara çaara evden kaçasım geliyo”..

“Sus sus nazike, bana da aynısı oluyodu da, ben kendimi örgüye verdim..ördükçe nası DEŞARJ oluyo insan bi bilsen.. dene bak görüceksin..dur sana foto makinesinden ördüklerimi gösteriim de bak.. ayyy olamaz makinenin ŞARZI bitmiş”..

Ve daha niceleri.. ayy yazdıkça daha bi fena oldum

geçtiğimiz günlerde vatandaşın birinin kullandığı başka bir kelime ise benim obsesifliğime obsesiflik kattı da sol gözüm seğirmeye başladı şte o zaman anladım ki, halkımız”  j “lere üvey evlat muamelesi yaparken,” z” leri baştacı ediyor

“şu kadar kontör aldım, bu kadar MEŞAZ verdiler.. meşazlaşır dururuz artık senle diy mi?”..:))



* eşim olur kendileri..